Sayfalar

31 Mayıs 2012 Perşembe

SAAWARİYA

Sonu iyi bitmeyen ne kitapları ne de filmleri severim. Sevmeyi bir fasıl geçip, nefret ettiğimi bile söyleyebilirim.
Dram olayı tamam ama aşırısı beni perişan eder. İçim kararır...
Kitaptaysa söz konusu kötümserlik, bir kaç gün boyunca arada bir düşer aklıma. Ama görselse; durum benim için kesinlikle daha vahimdir. O yüzden, sonu kötü biten filmleri her anışımda, söyleyecek bir kaç kötü sözüm olur mutlaka...
(Aslında burada böyle filmlerden, havadan, sudan konuşmak bazen geriyor beni. Bugün TBMM tv'de izlediğim bir konuşmacıdan bahsetmeyi çok isterdim mesela. Bazı insan görünümlülere söyleyecek pek çok lafım var aslında ama kendimi, bana yakışmayacak şekilde tutamayacağımdan korkuyorum.)

Bollywood semalarında uçacak olursak eğer; bana göre, Devdas'ın senaristi dövülmeli mesela, gel gör ki; Kabhi khushi kabhi gamme'ınkini de öpmek gerekecek bu sefer.
Ne dövelim, ne öpelim efendim. Sadece artık uzmanı olduğum Bollywood filmlerinden izlediklerimle ilgili sizi aydınlatmaya karar verdim (!) Bu gayet mütevazi girişten sonra ilk filme sekerek geçiyorum.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere, ilk filmimiz SAAWARIYA. Sanırım; sevgilim, canım, hayatım gibi bir anlamı var kelimenin. Başrol oyuncularından biri, benim favorim olan Rani Mukherji. Ranbir Kapoor (Rishi Kapoor'un oğlu) ve Sonam Kapoor (Anıl Kaapor'un kızı) da diğer başrol oyuncuları.
Ben ağzımdan bir şeyler kaçırmadan önce 'izlemeyi düşünenler lütfen yazının devamını okumasınlar' diyeyim ve vebali üzerimden şimdiden atayım. Daha sonra da, benim amiral gibi Hint filmlerine uyuz olanlar lütfen sayfayı kapayıversinler diyeyim, lakin kesinlikle onlara da hitap etmiyorum.
Kalan bir, iki kişi beni izlesin efendim :)
Saawariya'nın konusuna gelelim. Film izlediğim ilk hint fimlerindendi. Sahneler tamamıyla stüdyo ortamında çekilmiş.
Sakina, nişanlısı çalışmak için uzaklara gitmiş gayet genç ve güzel bir kızdır. (Sonam Kapoor) Raj'sa; çalışmak için geldiği şehirde görür görmez Sakina'ya aşık olmuştur. (Ranbir Kapoor) Gulabji ise gazinoda çalışan kadınlardan biridir ve maalesef o da Raj'a aşıktır! (Rani Mukherji)
Filmde Gulabji'nin umutsuz aşkını ve fırsat buldukça Sakina'nın peşinden koşan Raj'ın karşılıksız sevdasını izliyoruz. Raj, mümkün mertebe aşık olduğu kızın peşinde dolaşmaktadır. Sakina ise (benim bile olduğundan neredeyse şüphe ettiğim) nişanlısını aklından çıkaramamakta, buna rağmen Raj'la da görüşmektedir. Hatta tam; 'tamam şimdi Raj'la kavuşacaklar' dediğim filmin son sahnelerinden birinde pat diye nişanlısına kavuşuverir. (Salman Khan) Raj yıkılır haliyle. Raj da sevgi olmadan, Gulabji'ye yaklaşmaya çalışır ama Gulabji haliyle buna izin vermez...
Kişisel görüşüme gelince; Film on üzerinden en fazla dört alır, ki o da; Rani 'nin hatırına! Sonunda kavuşma yok! Mutluluk yok! Ne Raj aşkıyla oluyor, ne Gulabji hak ettiğini buluyor. Sırf şuradaki mükemmel  ötesi Rani dansı için izleyecekseniz izleyin.
İçinde Rani Mukherji'nin olduğu bir film için bunları yazmak zaten yeterince acı verici ama doğruya doğru. Tam bir hayal kırıklığıydı!
Unutmadan şu şarkı da harikaydı, tam dinlenesi.
O mükemmel dansı, yukarıdaki şarkıyı ve Rani'yi çıkarırsak ne  yazık ki elimizde hiçbir şey kalmıyor.
Benden söylemesi. :)

Halim budur

 Bu saatte burada ne işim olduğunu elbette biliyorum. 

Gecelere aşık ve an itibarıyla gaz çıkarma çalışmaları yapan bir oğlum, kulağı ağrıyan, fakat 'doktora gidelim' dediğimde ağrısının geçeceğini iddia eden, ateşi hafif yüksek bir kızım  var. Buraya geliş sebebimse not düşmek. Öylesine yani, önemsiz... Aslında bunun yerine kızımın yada oğlumun günlüğünü dolduruyor olabilirdim şu anda. Ama bu; yapacağım şey kadar eğlenceli gelmezdi muhtemelen... 



Amiral evde değilken televizyonu pek açmayan, (ama evde olduğum dönemlerde, her biçare ev hanımı gibi elini arada bir Müge Anlı'ya kaptıran, sonrasında kolunu da, arada sırada da olsa kurtaramayan) biriyim ne yazık ki.


Elbette 'sadece belgesel izliyorum' diyerek kimseyi aptal yerine koymaya niyetim yok.



Mümkün mertebe rastlamaya çalışarak 'yalan dünya'yı her yakaladığımda izlemeye çalışıyorum. Gülse Birsel'le pek ortak noktamız olduğunu söyleyemem. Ama yaptığı işin hakkını verdiğini de gözardı etmemek gerek.


Bir de 'alemin kralı' var. Öncesinde nefret ederdim Şafak Sezer'den. Ama Oya Başar karşısında öyle sempatik bir çaresizliği var ki, sevmemek elimde değildi. Yakaladıkça onu da izliyorum mesela.
Oya Başar'a da bayılıyorum o ayrı...

29 Mayıs 2012 Salı

Benden haller

Küçük erkek kardeşimi en çok, televizyonda izlerken rastladığım, takip ettiği herhangi bir diziyi izlerken bunaltıyorum.
Şu kim? Hala onu mu seviyor? Peki o zaman adamı neden boşadı? Şu kızın adı neydi?
Neden ona kötü davranıyor? falan gibi.
Sonra duyduğumsa homurdanarak söylenip durması oluyor.
Ya diziyi izlemekten vaz geçip televizyonu kapatıyor ya da beni yok saymaya başlıyor sinirle de olsa...
Ben de kıs kıs gülerken,
kendimi filmlerdeki o insanı canından bezdiren, yaşlı dırdırcı kadınlar gibi hissediyorum.
Ama cidden eğleniyorum :)

27 Mayıs 2012 Pazar

Kırksekiz saat

Planlarım arasında kesinlikle Eurovision'u izlemek yoktu aslında. Başka bir sebebi olduğundan değil, kesinlikle ilgi duymadığımdan. Şu anda oturmuş, birincinin program sonu şovunu izlememin tek sorumlusu da gecelere gündüz muamelesi yapan oğlum zaten.Oğlum demek hala tuhafıma gidiyor aslında. Malum ömrümün altmışbeş ayında sadece 'kızım' demiş bir anneyim. Ama bazen işi ileri götürüp kızıma da yanlışlıkla 'oğlum' dediğim olmuyor değil...
Bir keresinde o çok bilinen paylaşım sitesiyle ilgili bir arkadaşımın yakınmasına tanık olmuştum. Kendisi bekar olduğu ve siteyi de çokça kullandığı için, çocuğu olan arkadaşlarının sürekli çocuklarının resimlerini paylaşmasına sinir olduğunu söylemişti. Muhtemelen de haklıydı. Aynı denkleme oranlarsak; ben de kendimi sürekli deli gibi çocuklarımdan bahsederken bulmak istemiyorum. Onlar için deliriyorum o ayrı. Ama en azından durumu burada insanların gözüne sokmanın gereği yok diye düşünüyorum.
Çalıştığım dönemde yetmezdi günler. Böyle çılgın bir tempoda, kırk kişiye cevap yetiştirmeye çalışırken, kendi işimi yapar, belli kişilere fazlasıyla kısık gözlerle bakar, bir  yandan da bu tehlikeli hisleri kendime saklamaya çalışırken, saçma sapan angaryalarla uğraşırdım. Maharet diye anlatmıyorum bunları, stres altında prangalı gibiydim o dönemler. Kurtulmak olarak da anlatamam gerçi. Strese dayanmamın tek sebebi işimi hep çok sevmiş olmamdandı. Hala da severim gerçi. Akıllanmayan bir tarafım var itiraf ediyorum. Konu dağıldı farkındayım ama laf şu kapıya çıkacak. Bazen masama oturur, çalışır, kafamı kaldırırdım ve saati altıya gelmiş bulurdum. Sebep ahir zamandı emindim ama yine de çalışıyor olduğum için çabuk geçtiğine dair mesnetsiz bir inancım vardı yada umudum diyelim. Gerçekten evde zamanın daha aheste akacağına inanıyordum.
Fazlasıyla yanılmışım. Evde zaman, her zaman olduğundan daha hızlı ilerliyor. Ezanlar peşi sıra okunuyor, amiral işe gidiyor, işten geliyor, ufaklık okulun yolunu tutuyor, sonra bir bakıyorsun evde bitiyor! Yusuf Emin yiyor, içiyor, seyrediyor, uyuyor, uyanıyor...
Bense kenardan kendi hayatımı izliyormuşum gibi geliyor bazen. Kimi zamansa evdekilerin hayatını düzenleyen bir organizatörmüşüm gibi  hissediyorum. Normal olmayan bir yolda değilimdir umarım.Dostlarımla da epeydir sadece telefonda görüşüyorum. En yakın arkadaşımı görmeyeli rahat iki hafta olmuştur. Bu düzene er geç 'bir dur bakalım hacı' dicem, o konuda kendime inancım tam da; şu zamanlamayı çok merak ediyorum. İradem; şöyle haziran gibi kendine gelse de, şu mevsimin usulünce tadını çıkarsam diyorum. Bilenler bilir yazı sever, kışa sinir olurum.
Böyle iyi oldu mörfi. Uzun zamandır böylesi saçmalamamıştım. Yine uğrayacağım inşaallah. Arada içini dökmek iyi geliyor insana....

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Kenan İlinden

*Özel bir sebebi yok ama Philippa Gregory denen sınırsız'ı sevmiyorum.
*Evime tekrar kavuştuğumda; 'zaman nasıl geçecek?' diye nafile yere hayıflandığımı yeni yeni fark ediyorum. Saatler ahir zamandan mı, şahsi gafletimden mi nedendir bilinmez dört nala koşuyormuş gibi geliyor...
*Tam aksi olacağını düşündüğüm şu dönemde eskisine nazaran çok daha az okuyor, daha az seyrediyorum. Gel gör ki (kendimi tekrarlayacağım ama) saatler nasıl olup da geçiyor, gün geceye dönüyor aklım almıyor...
*Yusuf Emin minik ses efektleriyle beraber gülümsemelerde. Sedef Zeyneb gözümüzden uzak olduğunda öpmeyi ileri boyutlara vardırdı. Artık gözümüzün önünde şapır şupur öpüyor kardeşini. 'Yapma'lar, 'etme'ler sandığımdan da fazla tahrik edici anladığım kadarıyla.
*'Ahmed Yasin' ne güzel isim değil mi? Sonradan düştü aklıma. Hoş; içinde O'nun bir zerresinin dahi geçtiği herşey güzeldir zaten.
*Her gün en erken üçte yatıyorum. Zombi gibiyim. Kendimi uykusuzlukla verdiğim savaştan dolayı takdir edeyim şuracıkta. Amiral olsa yerimde çoktan havluyu atmıştı :)
*Bugün aklıma dehşet bir fikir geldi. Tutuşmuş gibi aradım amirali. Sağolsun kendileri; 'o işe en az yüzbin gider cınım' diyerek hevesimi söndürmekte sakınca görmedi. Seviyorum kocamı...
'Hem Yusuf Emin'le, Sedef Zeyneb ikilisi böyle bir şeye vakit ayırmama da epey bozulurlar' diyerek, kendimi avutup heveslerimi ileri tarihe programladım.
*Bir hikayeye başladım :) Ama yarıda bırakırım. Kendimi biliyorum çünkü.
*Her konuda ciddi boyutta kaprisleri olan bir kızım var. Allah yardımcım olsun.
*Amin.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Dilşad

Bugün Ataşehir'deydik.
Herşey daha iyi olacak inşaallah.
Zaman, sabır, tevekkül ve en önemlisi de dua.
Hiçbirinden mahrum kalmayız inşaallah...

8 Mayıs 2012 Salı

Elhamdülillah

Aralıklı dönemlerle değiklikler olacaksa da; artık evimizdeyiz.
18 gün küvöz; 6 mart Kanuni Sultan Süleyman eğitim araştırma hastanesi'ne girişten sonra 26 nisanda en nihayetinde çıkış. Henüz bitmedi hiçbirşey. Belki henüz yeni başlıyor ama şükür o ilk umutsuzluk günlerine kıyasla daha iyiyiz artık.
Kötü şeylerle karşılaşmamak için dua ediyoruz. İnşaallah en kötüleri geride bıraktıklarımız olur.
Ev hayatını özlemişim ordayken. Ama bir devlet hastanesi için çok iyi olduklarını söyleyebilirim.
Allah düşürmesin ama eksikliğini de hissettirmesin dediği yerden bir kaç hastane notu düşmek için buradayım aslında. Şunu söyleyebilirim ki; dizisindeki dandikliğe hastane versiyonunda rastlamadığım için kendi adıma çok memnun oldum.
İşte Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi dendiğinde gelecekte aklıma gelecek şeylerden bir kaçı;

*Hastane çok büyük, karşılıklı olarak tek kat-çift kat düzenine göre ayrılmış belki ondan fazla asansör var. Ama bazen beklemek merdivenle en üst kata çıkmak kadar çok sürebiliyor. Üstelik bazen asansörler dolmuş gibi her yerde duraklıyor. Acelesi olanların homur homur homurdandığını ve bir kat için asansörü kullanıp, meşgul edenlere söylendiklerini epey duydum.

*Bazı hemşireler kendilerini profesör zanneder havalar içindeler. Başhekim yardımcısıyla konuşurken hissettiğim alçakgönüllülüğü, hemşireler de dahil hiç kimsede algılayamadım. Hemşirelerden birinin doktorlar hakkında yarım saat söylendiğini, asistan doktorun da gülümseyerek 'ben almadım hemşire hanım' diye özür diler tarzda mahcup mahcup bakışını gördüm. Birkaç erkek hemşirenin, soru soran hastaları sorduklarına pişman ettiklerine, bir de tam tersi; hastaların gereksiz yere hemşireleri azarladıklarına şahit oldum. Hatta hastanın biri o kadar haksız ve cahilcesine suçlamada bulunuyordu ki; hemşirenin yerinde olsam ağzının payını bir güzel verişimi bile kurdum kafamda. Yapacak işim olmadığından da; bu salak zevki o an için çok görmedim kendime.


*Kapı çalınma olayını orada unuttum. Bir yada iki temizlik personeli, bir-iki asistan doktor haricinde kapımı çalan olmadı. Kaldığım oda tıpkı diğer hasta odaları gibi kapısına vurulmadan kullanıldı ve genellikle de çıkarken ardına kadar açık bırakıldı. İlk başta bu duruma bozulsam, birkaç saçma homurtu çıkarsam da eninde sonunda durumu kanıksadım ve yirmidört saat tesettürlü olmaya alıştım.
Oraya göre normali buydu ve ben doktor ve hemşire odaları için kapı vurma eylemini gerçekleştirmeye devam etsem de; aksi bana yapıldığında şaşırmayı bıraktım. İnsan 'harbiden' herşeye alışabiliyor.

*Yenimahalle SSK'da kısa da olsa bir konaklamada bulunmuş bir kişi olarak kıyaslama bile yapılamayacağını söylemeliyim. Ne personel ve doktorlar ne de hijyen açısından aynı durumdalar.
Temizliğe çok özen gösteriyorlar kesinlikle tebriği hak eden bir iş çıkarmışlar.

*Yemekler olabilecek en iyi düzeyde. Aç kalmadım, aç kaldım diyene de acımam. Adamlar daha ne yapsınlar bilmiyorum.

*Bir daha istisnai durumlar haricinde özel hastanelere gitmeyi düşünmüyorum. Allah hiçbirimizi muhtaç etmesin. En büyük hazinenin sağlık ve sağlıklı azalar olduğunu geç de olsa anlayan bir fani olarak; sağlık ve selametle kalın, duanızı eksik etmeyin inşaallah. :)

1 Mart 2012 Perşembe

Vasiyet

Bazı kitaplardaki anlatımın basitliği gına getiriyor.
Tarzı değiştirme zamanı geldi galiba.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Çözüm

Afganistan'da Kur'an yakma olaylarıyla ilgili bir haber izlerken; kızım,
"Anne bunlar neden kızmışlar?" dedi.
"Kızım; yabancılar Kur'an yakmışlar,
bu insanlar da bizim gibi müslüman,
kitabımızı
yakanlara kızmışlar" dedim.
Niye yaktıklarını sorunca da;
onların bizim gibi müslüman olmadığını,
üç tane Allah olduğunu sandıklarını,
gerçeği bilmedikleri için,
kitabımızın da doğru olduğunu bilmediklerini
anlattım.
"O zaman söyleyelim onlara" dedi kızım. "Allah'ın two değil, three değil, four değil,
one tane olduğunu söyleyelim."
Keşke her şeyin çözümü bu kadar kolay olsaydı...

19 Şubat 2012 Pazar

İkinci Milad

17 Şubat 2012 Cuma 09:26...
Dünyaya geldiğin gibi evimize de tez vakitte doğarsın inşaallah...
Rabb'im biz bizi bıraksak da sen bizi bırakma...

8 Şubat 2012 Çarşamba

Hiç düşünmemiştim

Bu cuma değil, bir dahaki cuma...
Hayırlısıyla. 17 Şubat hiç aklımda yoktu oysa...
Nasip...

-Öz bilmem neyi;
Genelde iyi biri olduğumu düşünürüm.
Ama bazen, bunun; kendini beğenmişlikle ilgisi olup olmadığını düşünüyorum.
Ben iyi olduğumu zannediyor,
ve durmadan yakınır şekilde ortalıkta dolanıyor olabilirim
ama aslında buna karar vermek bana düşmez.
En az kırk kişiye sormak lazım bence.
Dili tutmak, yakınmalardan kaçmak lazım...-

Dün -ağzı dualı- olarak tanımlayabileceğim bir arkadaşımla
görüştüm.
Anladım ki özlemişim. Bu hafta sonu son özgür hafta sonum.
Gerçi artık hafta içi de boşum. Ama civcivin de eşlik etmesini
istiyorum.
Özgürlüğü değerlendirip, cumartesi bir ziyarete kalkışsam iyi olacak galiba.
Rabb'im ona; temiz gönlündekileri gerçekleştirmeyi nasip etsin inşaAllah.

5 Şubat 2012 Pazar

N'oldu tutamadın mı tüylü bamya?

Bu günleri çok da uzak olmayan bir dönemden hatırlıyorum ben.
Gerçi Sedef'imde son üç haftaya kadar çalışabilmiş, her gün bir-bir buçuk saat yürümüş, zerre ağrı rahatsızlık vs. yaşamamıştım.
Ama durum aynı. Davul gibi oldum yine. Uyku uyuyabilmek maharet, bazen yatmak zulüm, yürümek bile penguenimsi insan görünümüne geçtiğimi düşündürüyor ve biraz sıkıntı veriyor ama
elbette ki şikayetçi değilim. Zaten normalde de  pek kibar, nazenin bir tip olmadığım için yabancılık çekmediğimi de çekinmeden söyleyebilirim...
Günlerim her gün; 'işi gerçekten bıraktın mı anne?' diye durumunda güven tazelemesi yapmakla meşgul olan kızımla geçiyor. Öğle uykusu denen kavramla otuz bir yaşında tanışmış biri olarak, bunu bazen hatta çoğu zaman kızımla birlikte gerçekleştiriyoruz. Elleri her daim iki yanağıma yapışmış, mütemadiyen gelip şapır şupur öper bir ruh halinde.
'Canım anneeeeem, çok severim seni beeeennnnn' gibi o an uydurulmuş şarkılarla sevgisini anlatıyor arada sırada bana.
Bazen babasını kıskandırıyor bu durum ama beni biraz da endişelendiriyor. 'Kıskanmasına sebep olmaz bu haller inşaAllah' diye dualar ediyorum.
İşe gittiğim dönemdeki asabiyeti eskisine nazaran azaldı diyebilirim.
Hayır tamamen bitmedi tabii ki. Halâ kendisi bir canavar.
Ama önceleri on canavar kıvamındaysa; şu an üç canavar etkisinde denilebilir...
Yusuf'umun tam zamanında (inşaAllah hayırlı ve sağlıklı olarak) hayatıma gireceğini düşünmemin bir sebebi de;
kızımın psikolojisinin verdiği bu sinyaller olabilir diye düşünüyorum.
Çalışan annenin kızı olmaya dört yıl dayanabildi sadece.
Sürekli 'aman yavrum, homini gırtlak yiyoruz' diyen tonton bir doktorum var. Kadıncağız; makineli tüfek gibi konuşan, şekerden yapılmış bir bomba gibi. Bebek kilo aldıkça 'elhamdülillah çocuum' deyip duruyor, yüzü daha bir güleçleşiyor. Sürekli kontrol altında olmak, sandığımdan daha da tedirgin ediciymiş bu arada.
Her gidişimde içimde bir korku. Yüreğim küt küt.
Henüz işi, iş hayatını özlemem için erken gibi geliyor. Sadece iki haftadır evdeyim şimdilik. Ama kendime bir meşgale bulmam lazım gibi geliyor. Hoş; meşgalenin büyüğünün gelişine azıcık bir zaman kaldı inşaAllah ama
olsun aralara bir şey sıkıştırmak lazım gibi geliyor.
Bir de; şu reklama bayılıyorum ya :))))
Her çıktığında ilk kez izlemiş gibi kopuyorum :))

3 Şubat 2012 Cuma

Hayırlı cumalar...

Kudretli, Azametli Öğreticim! Sevgili Peygamberim!

Etrafındaki insanlara ve senden sonra geleceklere öğretici oldun. İnsanları zengin-fakir diye ayırmadın. Eşitlik ve adaleti sağladın. Allah'ın şeriatından kıl kadar ayrılmadın.''Ben Muhammed, Hakk'a yemin ederim, hırsızlık yapan kızım Fatıma olsa yine cezalandırırım" diyerek, adaletten asla ayrılmadın. Bir hurma lifi ile bir su kırbası idi eşyan. Şimdi bunları söylerken ben haya ediyorum, sanırım aynı hissi duyar okuyan.


Ümmetin olma şerefini verdiğin bizler, sana lâyık değiliz. Dünyalık ne varsa kaplamış içimizi, kalplerimiz mal-mülk sevdasında, ne olur bizi koyma bu dünya muammasında...
Musa Tektaş...

23 Ocak 2012 Pazartesi

Erken emekli

Annemin evinden yazıyorum bugün.
İşimden; tahmin ettiğim vaktin epey evvelinde ayrılmak zorunda kaldım.
İlkinin aksine o kadar sıkıntılı dönemler geçiriyorum ki;
bu ikincisi gözümü korkutmadı dersem yalan söylemiş olurum.
Kızımda hamileliğe dair o kadar külfetsiz bir dönem geçirmişim ki;
şimdi yaşadıklarım o dönemin yanında kabus gibi kalıyor.
Kızım işi bıraktığım için dört köşe.
İlk sorusu 'yarından sonraki yarın ve ondan sonraki yarın da mı işe gitmiceksin anne?' oldu.
Her 'evet' dediğimde ağzı kulaklarına varıyor. Her evet dediğimde diyorum çünkü;
aklına geldikçe aynı soruyu sormaya devam ediyor.
Normalde altı hafta daha üç kişi kalmamız gerek ama evde dinlenmeye beni mecbur eden sorunlar
(Allah korusun) devam edecek olursa; bu süre çok daha kısalabilir.
Korkmamaya çalışıyorum.
Her şey O'ndan geldiği için, korkunun faydası yok ama bazen insan,
bunu unutuveriyor insan olduğundan mütevellit.
Evde; sadece istirahatimden sorumlu olduğum için yiyip, içip, okuyorum bu aralar.
Başka da bir şey yaptığım yok.
Dua etmekten başka...

10 Ocak 2012 Salı

Günün

En sevdiğim öğünü kahvaltı.
Mükellef bir kahvaltıyı hiç bir şeye değişmem...

2 Ocak 2012 Pazartesi

Pazar

Günü; arkadaşlarımla çok güzel bir gün geçirdim.
Gerçi amiralle ufaklık hasta olup yatağa devrildiklerinden;
hem aklım evde hem ben diken üstündeydim.
Fazla uzatamadan eve dönmek zorunda kaldım zaten sırf o yüzden.

Soğuk algınlığı yada gripten ölüm döşeğinde olduğunu zanneden
ve dört gündür yatak döşek yatan nazlı bir kocam var.
Yani bazen 'ben hasta olaydım' diyesim geliyor. O derece naz kokuyor hava.

Bana 'rica etsem'li, 'yok artık'lı cümleler kuran babasından da bilmiş bir kızım var.
Bir de bağlanma durumunun belirtisini 'annesine yapışarak' göstermek gibi bir huya sahip...
Her daim kucakta, her daim eller yanakta, her daim sarılarak geçiriyoruz günümüzü.

30 Aralık 2011 Cuma

Mübarek olsun

Bugün cuma. Çok iyi başladım güne elhamdülillah.
Böyle devam etmesini, her cuma olduğu gibi sinir harplerinin birinden çıkıp, diğerine selam çakıp rezil bir gün geçirmemek için dua ediyorum.

Hava soğuk ama burnumu çekip, servisi beklerken takmıyorum pek durumunu.
Her bakışımda; asabi, dobra ve iş bilir tavrıyla nasıl da babama benzettiğim servis şoförümüzü seviyorum.
Elemanların saat itirazlarını -yardım alarak da olsa- çökerttiğim için kendimi kutluyorum tekrar.

Beş dakika içinde -abartısız- bomboş olan caddenin, keşmekeşe dönüşüşünü hayretle izliyorum.
Herkesin (en dış cephedeki insanların bile) durumum sebebiyle, beni; benden çok umursamaları -nefisten olsa gerek- ister istemez hoşuma gidiyor.

Şimdi aklıma; o etkili sesi çınlayan din kardeşimin uğradığı iftiralara atfen,
bir iş arkadaşımın söyledikleri de geliyor...
'Derya hanım; benim gibi sadece namazını eda edip, günahlardan kaçınmakla yetinen biri bile; o tarz günahlara bulaşma konusunda Allah'tan korku duyup bulaşmıyorsa; o adamın ömrü medresede geçiyor, sence ondaki Allah korkusu, bulaşmasına izin verir mi?'

Axess'i yeniden almaya karar verdim...
Kırgın ayrılmıştık.
Gönlümü aldılar bugün..
Bir sonraki kapışmamıza kadar axess kullanıcam gibi görünüyor...

29 Aralık 2011 Perşembe

Bir çılgın aşık

Geçtiğimiz hafta dayanamadığım bir filmle ilgili iki kelime etmeye geldim...


*Film berbat ötesiydi, izlediğim kadarıyla tabi.
Gerçi ben mi onu izledim, o mu beni illet etti, orasına
karar veremedim.


*Kırk sekiz dakika dayanabildim!
Sonunda öyle gerildim ki; filmi kapattım.



*Ben Kingsley; sözüm sana:
Dostum, bunu senden hiç beklemezdim!

İşte bu da Türkçe altyazı sitesinden bir yorum;


Bu filmi sinemada izledim, arkadaşım davet etmişti filme ve salondaki tek izleyici bizdik. Filmin kötü olabileceğini o an düşündüm ve bir kısmını uyuyarak geçirdiğim bu film maalesef zaman kaybıydı, çok sevdiğim aktris Mira Sorvino da kurtaramamış.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Yağmur...

*Geçen akşam serin havada yirmi dakika kadar yürüdüm.
Hem yürümeye ihtiyacım olduğundan hem de gerektiğinden.
Fark ettim ki özlemişim yürümeyi.
Keşke havalar düzelse de daha çok fırsat bulabilsem.

*Dün akşam; işle ev arasındaki onbeş dakikalık yolum
altı çeyrekte başlayıp, dokuzda -sonunda- eve ulaşmamla
sona erdi. Aynı sürede şehirler arası yolculuk yapabilirdim.
Biraz donuk ve yorgundum. Birazcık yağmurun ve cuma
akşamı olmasının bu kadar şeye sebep olabilmesine
anlam veremiyorum.

*Sabah şirkete geldiğimde, senenin ilk karını gördüm.
Normalde bile, oturduğum yerle çalıştığım yer arasındaki hava,
üç dört derece değişebiliyor ama
sabah sabah bu kadar bariz bir farklılıkla karşılaşacağımı düşünmemiştim.
Güzel oldu.

23 Aralık 2011 Cuma

Bazı bazı

Bağırıp çağırarak anlaşan, o şekilde sohbet eden ve bu durumu garipsemeyen hatta kendini
şirketin en normal kişileri sanan bir grup 'insan'la,
aynı ortamda çalıştığıma inanamıyorum.
Ama sadece bazen.
Diğer zamanlar nedense normal geliyor zira...

16 Aralık 2011 Cuma

Mazeret

Konuşurken;
ses tonunda yada tavırlarında,
sürekli eleştirmeye hazır tonlar duyduğum -ama gerçekten sevdiğim- insanların adına, kendime mazeret uyduruyorum.
Dostlarına bir tatlı sözü çok gören tipler gibi bencil olabileceklerine inanmak istemiyorum.
'Yanlış anlamışımdır' diyorum genelde kendime.
Umarım gerçekten öyledir.
Sevdiklerime duyduğum sevgiyi yitirmek istemiyorum.

Şey

Bilme ihtiyacıyla doluyum.Aslında birilerinin suratına bakarken,
içinden gerçekte ne geçtiğini bilebilmeyi mesela...
isterdim.
Ve daha bir çok şeyi.

Soru-n

Cinsiyetini merak etmek ayrı bir mevzu da.
Günümüzde boş, dış, bilmem ne gebelik gibi bir sürü sorun, tahlillerle ve ultrasonla ancak anlaşılabiliyorken;
bundan önce insanlar nasıl hamileliklerinden ve sağlıklarından emin olabiliyorlardı acaba?
Biz mi çok bağımlısı olduk acaba bu şeylerin?