Sayfalar

30 Aralık 2010 Perşembe

Vardır bir hayır

Artık kırkdokuz ayını geride bırakmış olan 'sedef'imi alayım, şuradaki 19:15 seansına, Karmakarışık'a götüreyim diye niyetlendim. Deryamisal her halukârda gidecekti o filme ama benim yetişip yetişemeyeceğim malum değildi. Amiral işin içinde olsaydı, yetişmek sorun değildi. Laken beyimizin işi vardı ve İstanbul dışına çıkması gerekiyordu. Kendi çabalarımla sedefimi de yanıma katıp deryamisalle buluşabilmek için elimden geleni yapmaya karar verdim. Servise ilk binenlerdendim. Zamanla yarışıp ufak hesaplar yapmaktayken, güzide aracımız, kuş uçmaz kervan geçmez bir mülkün ortasından geçen yolda durdu ve bir daha da çalışmadı.
Eve taksi plâkalı bir araçla ulaştığımda saat 19:20'ydi.
Karmakarışık başka bir güne kaldı, bana da bu durumdan kendime pay çıkarmak kaldı.

Hiç

Ama hiç aklıma düşmeyen birinin,
hiç ama hiç ummadığım bir yakınıyla müşerref oldum.
Onun, aklıma düşmeyen kişinin aksine; gayet sempatikti.
Olmasını umduğumun aksine, hiç ama hiç ummadığım gibiydi.

28 Aralık 2010 Salı

Niye uğraşıyorsun ki?

Elini kolunu bağlama şansın yok.
Her hareket, her kişinin kendi tasarrufunda.
Sonucunda bahta çıkan ödül yada ceza, yine kendisinin olacak.
O zaman bu çabalama niye?
Bırak işte; neyi, nasıl istiyorsa öyle yapsın.
Belki senin gördüğün, ona gösterdiğin, yönlendirmeye çalıştığın 'kurtuluş', onun
için 'çukur'dur.
Sen onu onurlandırırken, o bunu takdir ediyor mu?
Farkına varıyor mu?
Takdir etme gibi yücelerin yücesinden kendine lütfedileni gerektiği yerde kullananlardan mı?
Yoksa belki de; bencilliğin doruklarındaki kar tanelerinin arasında gezinip, bu lütfu tamamen kendine saklayanlardan mı?
Kim bilir?
Bilemezsin, bilebilir misin sandın kendi acziyetinle?
Bu yazının çıkış noktasını bilseydin mörfi, çok gülerdin halime.
O yüzden sana söylemeyeceğim işte.

Canım ya...

Konuşuyorduk öyle. 'Bülbülleri severim ben ama sizinkini görmedim' dedim.
'Bülbül ya, küçük renkli' dedi.
'Görmedim' dedim. (Öyle ya, hiç bülbül oradayken konuğun olmadım senin.)
'Bülbül yaz gogıla aynı işte' dedi.
'tamam' dedim.

Derya'dan...

"İnsanlar çok bozuldu diyerek; kendini onlardan üstün gören,
helâk olmuştur.."
Müslim

27 Aralık 2010 Pazartesi

Çok

Çalışmam lazım çok, azıcık da şu heyecanı yenmek lazım.
Aklıma geldikçe parmaklarım terliyor, durduk yere strese giriyorum.

Önerme

"Aaaah, Rusya'da kar varsa, buraya da gelir" diyen böceğe selam olsun, öptüm hüzünlü yanaklarından.

Mel;

Nerelerdesin, ne oldu kız?

26 Aralık 2010 Pazar

Birisi

Vefat ettiğinde, her normal insan gibi üzülüyorum, doğal olarak...
Bana aynı mesafede duran, hatta ömrüm boyunca çok fazla 'hâl'leşmediğim bazı
insanlaraysa; farkında olmadan aynı uzaklıkta olduğum diğerlerine oranla
daha fazla üzülebiliyorum.
Tamamen istem dışı bir durum ama...
Sebebi bu yakınlarda fark ettim yine bilinçsizce, istem dışı.
Bazı insanları, yakınımdaki bazı insanlarla özdeşleştirebiliyorum ve bu eşleştrimeyi yapan tarafım, beynimdeki hiç bir birimden emir almıyormuş gibi geliyor bana.
Birini bir şekilde, iyi yada kötü yönleriyle birine, özellikle de yakınımdaki birine benzetiyorsam;
ona diğerine yapmam gereken muameleyi yapıyorum.
Önce; ömrüm boyunca toplasam iki defa gördüğüm ve toplasan iki kelime bile konuşmadığım birini
babamla eşleştiriyorum.
Sonra da, onun başına gelen, babamın başına gelmiş gibi üzülüyorum yaşananlara...
Aslında birçok insan birbirine benzer hayatlar yaşıyor. Acılar birbirinin kardeşi gibi, diğerine rastlayınca tanıdıklaşıyor.
Sakin sakin üzülüyoruz sonra mörfi.
Başımıza gelmesi yüzde yüz kesin olan bir olayın, provasının içine düşüyoruz bir anda...
Farkında olmadan.
Bir de 'v' harfiyle başlayan yazıları sevmiyorum ben.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Dişçiye

Gitmem lazım, gitmemek için bahaneler üretsem de artık kaçış yok.
Bugün bir dişçi beni bekliyor. Dişlerim hakkında ne diyecek merak etmekle beraber,
çok korkuyorum mörfi. Cidden korkuyorum ama öyle böyle değil.
Bu yaşıma kadar bir kere oturdum ben o koltuğa,
o da; geç gelip, beni erkenden terk etmek isteyen yirmilik dişim içindi.
Gidene kadar da, yanağımın ikinci bir kulak gibi şişmesini beklemiştim
ve koltuğa oturana dek de, o haddini bilmez şişliğin; kendi kendine inip gideceğine dair
hayaller kurmuştum. Çene kemiğimin çığlıklarını hala unutabilmiş değilim..
Bugün o günkünden daha çok korkuyorum ama...
Bu yazıya bir diş yada dişçi fotoğrafı koymaktan bile vazgeçtim yani.
O derece...

24 Aralık 2010 Cuma

"Turist"e

Gittim sonunda. Filmin tahmin edilebilir olduğuna dair duyduğum söylentilere inat, hiçbir tahminde bulunamadım izlerken.
Johnny Deep bu durumda etkili olmuş
mudur bilmiyorum ama filmi, tek başına
götürdüğünü söyleyebilirim. Korsanlardaki halinin aksine
ürkek ve çekingendi bu kez.
En çok trenden indiğindeki, o güvensizlik anı
dikkat çekici geldi  bana.
Angelina gözüme ne kadar yaşlı göründüyse;
Deep o kadar genç ve sevimliydi.
Sinir bozucu ayrıntılardan biri de;
Angelina'nın o fazlasıyla kendine güvenli hali
ve fotomodel edalarını
film boyunca bırakmamış olmasıydı.
Ama Deep gerçekten iyiydi...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Bu akşam

Kızlarla toplanıyoruz mörfi.
Konsept kısır diyorum ama aslında temizliğe çağırıyorum. 
Şakayla karışık söyledim ama inanmadılar :)

17 Aralık 2010 Cuma

Aslında

Şimdilerde 'Allah kullarıyla nasıl konuşur?'un yanında (ve hatta daha da çok) sevgili Sibel Eraslan'ın 'Çöl Deniz, Hz. Hatice'sini okuyorum. Ek ikinci kitaplarla hâlleşmeyi sevdiğimden aldım kitabı elime, lakin bırakamadım ne hikmetse. Hz. İbrahim'le başlayan kitap, hemencecik sarıverdi. Gerçi daha başındayım ama kitabı sevdim.
Ama gözümde tüten başka bir kitap.
Evde bulunduğu rafta, sakin sakin konaklamakla meşgul olan 'Monte Kristo'yu da;
her an ele geçirip, okuduğum üçüncü kitap yapabilirim! Tek engelim zamansızlık!

16 Aralık 2010 Perşembe

Yağmasın

Demiyorum ki, donmasın diyorum. Donmasın, kimse düşmesin.
Yağarken ve sonrasında, ılık olsun o esen kasırgamsı şey.
Şehrin azıcık yükseğinde bir yere geliş, sıcaklıkta üç derece düşüş.

14 Aralık 2010 Salı

Cafe...

*Crown'la kıyaslanınca; nescafe, iğrençlik merhalesini bile epey geride bırakmış gibi görünüyor.
*Çok yazasım var, uzun soluklu olanından... Konu, dönem, isim seçesim var...

Ademin Kanadı, bitiş...

"Acelecilik insanoğlunun mahvıdır Ahmed!
İlk dersimiz şu; kudretin ve ilmin sahibi, kapılarını açmadığı takdirde,
nasibine 'hiç'in düşeceğini bil. Lakin bu 'hiç' haddini bilene 'hep' demektir."



'Ademin Kanadı' beklediğimden çok farklı bir kitaptı. Yazarın ilk romanı ve sanırım bir roman çalışması daha var yakınlarda. Dilerim yolu hayırla dolu olur. Sırf insana değil, hayale ve amaca duyulan 'aşk'ı, bence Elif Şafak'ın 'aşk'ından çok daha iyi anlatmış...

*Ahmed'i d'yle, Zeyneb'i b'yle, Murad'ı d'yle yazmayı severim ben.
*Bazen 'otuz' içinde 'üçyüz'müşüm gibi gelir bana, yadırgarım kendimi bulunduğum zamanın içinde.

12 Aralık 2010 Pazar

Yalan-tu

Altmışlık dedeyle, dört yaşındaki sabi; ingilizce ve ispanyolca hatta hintçe üzerine konuşunca, ortalık tam şenlik yeri gibi oluyor.
Dörtlüğe göre; 'es-küz-mi' bayandan özür dilemek oluyor.
Neden sadece bayandan olduğunu henüz öğrenemedim, zira araya girip de, bu güzel muhabbeti bozan kişi olmak istemiyorum..
'ta-yan-tu' kazayla oldu demekmiş dilimizde...
'İstanbulca' diye bir lisan olduğunu da; bu sohbete kulak misafiri olarak öğrenmiş oldum.
'Tayan-tu'nun ne olduğu sorulduğunda da; yeni bir dil ailesi oluşturup kökene inen civciv; 'tayan-tu'nun 'taylanın torisi' demek olduğunu söyledi. Alınacak muhtemel cevaptan korkulduğu için de; o söylediğinin ne demek olduğunu sormaya kimse cesaret edemedi.
Bir on sene sonra kendisinden ders almaya başlamazsam iyidir...

10 Aralık 2010 Cuma

İnsanın

Okuduğu bölümü seçerken, kesinlikle çok dikkatli olması gerekiyor aslında.
Sonra; o günün üzerinden bir gün,
on üç yıl geçip gidebiliyor ve insan, o gündeki kendine dönüp;
'hay senin aklına...!' diye başlayan cümleler kurabiliyor.

Tefekkür, bitiş...

Okudum. Yazarla karşılıklı konuşup, sohbet ediyormuş gibiydik...
Bazı bölümlerde tefekkür noktası tavan yapan, kısa ve enteresan bir kitaptı.
Köşe yazılarıyla arası iyi olanlar ve sohbet, konuşma tarzına bağrında yer açan her okuyucunun zevkle okuyabileceği bir eser.
Kıyametin bitki dünyasında her yıl sonbaharda kopup, ilkbaharda yeniden dirilişini anlattığı bölüm harikaydı.
Düşünen aklı ve buna sahip insanı yarattı Rabb'im. Oysa biz; 'düşünen akıl sahipleri', düşünmeyi unuttuk.
Şahsi penceremden baktığımda, 'tefekkür' anlamında fazlası yok, eksiği çoktu kitabın. Zira benim gibilerin çok daha fazla silkelenmeye ihtiyaçları var.

"Kış geldi, sinekler de görünmez oldu. 
Rahman, Rahim olan Allah, kış felaketinden sinekleri korumak için onları terhis etmiş.
Kendileri gitmiş,yumurtaları kalmış. Her yumurta bir tabut!
Bahar gelince (kışın zorunu görmeden) baharın sefasını sürecekler.  
Ölüleri dirilten Allah, ne kadar Rahman ve Rahim!..."

8 Aralık 2010 Çarşamba

Sanmıyorum

Bir kazan sıcak çikolata içsem; gün, olduğundan daha güzel görünür mü acaba?
O bile paklamaz mı ki?

Berbat

Berbat, berbat, berbat..!

6 Aralık 2010 Pazartesi

Dördüncü Murad, Bitiş

Okay Tiryakioğlu'nun, 'Dördüncü Murad'ı geçtiğimiz günlerde bitti. Aslında kitap sadece Dördüncü Murad'ı değil, İkinci Osman'ı ve devrindeki karışıklıkları da anlatıyor. Bağdat Fatihi'nin dönem dönem çektiği ızdırapları okurken insan elinde olmadan kederleniyor. Tarihi romanları sakıncalı ve hakka girilebilir korkusuyla tehlike dolu bulurum hep. Ola ki; aklından geçtiğini düşündüğü şeyleri o kişiye isnad ediyorsun ama ya değilse? Ya düşündüğün, yazdığın gibi düşünmemişse? Sonu iftiraya kadar gidebilecek bir hak söz konusu gibi. Bunu okurken de aynı düşüncelere kapıldım.
Kitap elimdeyken bana, Yavuz'u okurken de duyduğum, o tanıdıklık hissi her daim eşlik etti.
Yılmaz Öztuna'nın 'İkinci Osman ve Dördüncü Murad'ı, aynı dönemden bahsediyor olsa da, bu kitaptan daha farklı bir yerde benim için. Kapsamlı bir tarih araştırma kitabı olduğu için elbette ki daha gerçekçi.
Öztuna'nın kitabında verdiği bazı ayrıntılar var ki; insanın okurken ağlamaması imkansız. Üstelik tarihi evraklara dayalı anlatılanlar. Okurken insan denen yaratılmışın ne derecelere kadar alçalabildiğini görüyor insan.
Okay Tiryakioğlu da romanında, çocukluğunu; insanlıktan çıkmış, kendini kaybetmiş ve üstelik tamamı da hükümdarın emrinde olması gereken bir eşkiya güruhun gölgesinde ve tehdidinde geçirmiş olan Dördüncü Murad'ın, yumruğunun demire dönme sebeplerini bize göstermek için, elinden geleni yapmış.
Ben, insan ilişkilerinde 'saygı'ya kaynak olarak; 'sevgi' denen hissin, her zaman 'korku'dan önce gelmesi gerektiğini düşünürüm.
Ama kitaba göre Dördüncü Murad, saygının kaynağını -ve bence; onca yaşayıp tanık olduklarından sonra, haklı da olarak- 'korku'da aramış.Yaşadığı sürece de bunda maksimum ölçüde başarılı olduğu söylenebilir.
Son olarak kitap; yazarın okuduğum kitaplarının en iyisi.
Şahsi kanaatim; hem bu kitap, hem de dönemin tarihi gerçeklerini vakanüvislerin yazdıklarından da takip etmek isteyenler için, Yılmaz Öztuna'ya ait olan; 'Genç Osman ve Dördüncü Murad' okunmaya değer...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Kitap Dostum; Filiz :)

"Tarihimizle bizim aramızı açan, ilkokuldan itibaren zihinlerimize yerleştirilen yanlı ve yanlış bilgilerle gerçekleri unutturan zemin, kimin ve kimlerin ürünü?

Tarihe bakışımız halâ neden karışık, bulanık ve önyargılı?
Henüz birkaç yüzyıl öncesine kadar, yaklaşık yirmi milyon kilometrekarelik bir coğrafya üzerinde kurumlaşmış, üç kıtaya hükmeden bir devletimiz vardı. Ancak bu kadar yakın geçmişte yaşananların ne kadarından haberdarız?
Bildiklerimizin ne kadarı gerçek?"

Yukarıya yazdıklarım, kitap etkinliği yoluyla tanıştığım, öğretmen arkadaşımın bana gönderdiği kitabın, arka kapak yazısından... Sevgili Filiz'e hediyesinden ötürü çokk teşekkür ediyorum.  Gönderdiği paket coşkuyla karşılandı ve sevinçle açıldı...
Kitaplar konusunda, ortak zevklere sahip olduğumuzu fark etmiştik yazışmalarımızda. İnşaAllah bir gün benim de kendisini bu şekilde mutlu etme imkânım olur.
Filiz'e eşsiz nezaketinden ötürü tekrar teşekkür ediyor, sevgilerimi yolluyorum. :)